|
|
|
|
|
|
|
|
Aynen "Dabıl Dragon" gibiydiler. Sanki boyunlarında biribirini tam olarak tamamlayan birer kolye yarısı varmış da bunu bir türlü farkedememiş gibi. Neyse, uzatmayalım.. Ortalığı Apoz'un ve adamlarının çıkardığı atoz bulutları sarmıştı. Bütün mevzu 2,3 alipoda bitivermişti. Apoz ve tohumları dağılmış, hertarafı ertiş-mertiş olan, hatta aynen "kullanılmış sümüklü kağıt mendil" kıvamına gelen Apoz, gerçek görünümüne dönmek zorunda kalmıştı. İçinden "madem döndüm, bari tam döneyim ayol" diye geçirecek gibi olduysa da hemen bu zararlı fikri çirkin kafasından kovdu. Onun yerine "kuyruğum olsa amma kıstırırdım heee" demeyi tercih etti. Azeka, gururlu ve onurlu bir şekilde ağzından tükürükler saçarak "işte gerçek avänı gördük, şimdi kuyruğunu topla ve git, hem de arkana bile bakmadan" diye neşeli neşeli tısladı. Apoz, "lan, aklımdan geçirdiğim şeyi nasıl da bildi bebe" diye düşündü ve "bu son karşılaşmamız değil aplikler.. zaman gelecek..!!" şeklinde añermek suretiyle olay mahallini terketti.
Olup biteni kazdığı acikudan (korku çukuru, akibalar bu özellikleriyle deve kuşunu andırırlar) seyreden Asdasya bir hoplamada kardeşlerin yanına geldi ve "İçimden bi ses Ceki Çen modeliyle döğüştüğünüzü söyledi ama onun kim olduğunu bilmiyorum.. hmmz... neyse.. Hadi işimize bakalım ahe-ahe" diyerekten onlara sürtünmeye başladı. (mra)
|
|
O kara kalpli yaşlı eleman ne kadar kötüyse, azeka ve arasa kardeşler de o denli fetbaz, o denli haylaz, oyuncu, düzenbazdı. Yani zekâda yarışır, her işe karışır, ama yürekleri sevgi taşır idi. Hatta ve hatta büyük kardeş (aurayen dilinde "abi" de denir) olan azeka 41 afrata (bir çeşit keskin gözlü aurayena hayvanı) gücünde ve 16~17 (tam değeri 16,718dir, aurayen standartları enstitüsünce ölçülmüştür) afilik (kumru) romantizmine sahipken küçük kardeş olan arasa da 1287 ayarasa (yarasa) gözü netliğinde görür ve 362 aptalavas (solucan) kuvvetinde dövüşür idi. Onlar ki o gezegenin cüneyt arkın - t. coşkun ikilisi, onlar ki o dünyanın kara murat - k. bizanslısı, onlar ki aurayenanın zagor - çikosu,.. bir kara kalpliden mi korkacaklar idi? Hayır dostlarım, (n)asla böyle bir olay vuku bulamaz idi. Bulsa idi, bu hikaye olmaz idi. seni gidi.. (testarossa)
|
|
Evet kendini tutamadı midesinin tüm gücüyle kusuverdi. Elbetteki azeka ve arasa bu jesti karşılıksız bırakmadılar ve onlardan azeka olanı kafasını var gücüyle kaşıyıp çıkan kepekleri kıza (sasaya) savurarak memnuniyetini gözler önüne sererken, arasa olanı da parmaklarıyla burun temizliğine girip, elde edilenleri kıza fırlatmak suretiyle bu oynaşta iddialı olduğunu vurguluyordu.
Bittabiiki kız da bu olanlardan gayet mutlu bir şekilde olduğu yerde 360 derece dönmek ve zıplayıp serçe parmaklarını kulaklarına sokmak suretiyle günlük piyasasının iyi geçtiği, iki delikanlıdan birden ona pas verdiği izlenimini uyandıran hareketlerle yoluna devam etti ve en yakın umumi dışkıhaneye uğruyarak birbuçuk porsiyon ısmarladı. Öylesine mutlu olmuştuki bu harikavâri yaratık, üzerinden seke seke geçebileceği bir çay bulmak umuduyla yaklaşık 45 kilometreyi ayak başparmağı üzerinde zıplayarak aradı ve bunu yaparken de iki kiloya yakın leblebi tozunu tüketerek ıslık çalarken Arkan'dan "look at this, i came lamb lamb" isimli şarkıyı söylemeyi asla ihmâl etmedi. (testarossa)
|
|
İki kardeşin arasından su sızmıyordu ta ki ortaya Asdasya çıkana kadar. Aurayena'nın bu en güzel akibası, onların iftihar vesilesiydi. Son yapılan gezegenler arası "agres api apandis" (gırtlaktan nağme üretme) yarışmasında birinci seçilmişti. Ne de olsa yetenekli bir akibaydı ve onlar için fiziksel güzellik hiç önemli değildi (yalan yalan, inanmayın, dünyada da bunu söyleyenler vardır ama külliyen yalan). Gerçi Asdasya, bizim ölçülerimize vurursak, 90-60-90, bebek yüzlü, masum bakışlı bir sasaydı (dişi). Asalar (erkek) peşinden hiç ayrılmazlardı. (yav, yoksa aurayena'da dişiler mi erkeklerin peşinden koşuyorlardı??! neden olmasın, değiş tonton...) Asdasya güzelliğine güvenerek, bütün asaların peşinden koşma hakkını görüyordu kendinde (böyle daha iyi). Tabi Azeka ve Arasa kardeşleri görünce de kendini tutamadı.. (mra)
|
|
Gezegenlerinin etrafında döneldiği iki güneş, onların hayat kaynaklarını oluşturuyordu. Birçok başka uygarlık gibi, Akibalar'da güneşsiz yaşayamıyorlardı. Asıl hikayemiz bu güneşlere de hükmetme çabasında olan Daudiz (son harfe dikkatinizi celbetmek isterim) aşiretinin ortaya çıkmasıyla başladı. Daudizler, çoook çok daha eski zamanlarda, Akibaların alabaları (kral, sultan), 2. Merea'nın adil yönetimini çekemeyen, iğrenç şahsiyet, Kortez'le beraber harekete geçtiler. Amaçları, önce Aurayena, sonra da tüm evreni egemenlikleri altına almaktı. Tabi, Arasa ve Azeka, Kortez'in 475. göbekten torunları olduklarını bilmeden mutlu mutlu yaşıyorlardı. Şimdiki alaba 32. Merea, bu kardeşleri çok seviyordu. Hatta ellerini sıcak sudan soğuk suya değdirmiyordu, o derece yani, bu kadar olur. (mra)
|
|
|
|
|
Yavaş yavaş akşam olmaya başlamıştı. Şehrin ışıkları birbir yanmaya başlıyor, sokak lambaları kendilerini belli etmek istercesine titrek titrek titriyorlardı (bu ne şimdi. hmz..). Cek, hatırlayacak olursak, diğer meziyetlerinin yanında, soğukkanlılığını yeniden ele almada da son derece başarılı bir dedektifti. Onu özel yapan da meziyetleriydi. Mesela Cek ayakkabıcı olsa, özel ayakkabıcı olurdu. Ama dedektif olmuştu ve özel dedektifti.
Sakin bir şekilde, titreyen lambalara aldırış etmeden arabasını sokağına sürdü. Aynen filimlerdeki gibi, tek seferde, sert bir manevra yaparak ve lastikleri dönük vaziyette duracak şekilde arabasını kaldırıma sıfırlayarak park etti. Bu hareketi yapamayana, bırakın özel dedektifi, dede bile demiyorlardı âlemde. Park etme olayının raconuydu bu. Hatta şehrin çeşitli bölgelerinde, YDK (yüksek dedektiflik kurulu) elemanı çok özel dedektifler, özel dedektifleri izleyip, onların hal ve davranışlarını kurula rapor ediyorlardı. Yamuk durumunda, lisans iptaline varan cezalar verilebiliyordu.
Cek, trençkotunu savurarak arabadan indi ve her zamanki gibi kilitlemeden ofisine yollandı. Tozlu rafları (ki tozlu olmak zorundalar, malum sebep) karıştırmaya başladı. Araştırmacı dedektiflik (dedektifliğin başka çeşidi yok ama olsun) kanına işlediği için, kendi eşyalarını bile aynı edâyla kurcalıyordu. Sonunda aradığı albümü buldu ve merakla açıp bakınmaya başladı. (mra)
|
|
Düşüncesi doğru çıkmıştı. İpucu, hem de kalın bir ipucu, urgan tadında bir uç, armut, hem de olmuş bir armut gibi önüne düşmüştü işte. Kimin ve özellikle neden bu resmi aldığını ve kimin ve özellikle neden arkasını yazdığını (çek gibi) düşünmeye başladı. Ama düşünmeyle bulamayacağını biliyordu. Çünkü, sorunun cevabı aklında biryerlerde olsaydı zaten şimşek gibi çakardı. Zira söylemeye gerek yok ama, o Cek'di ve düşünmeye ihtiyaç duymazdı. Zihninin en ücra köşelerinde de olsa bilgiler kendiliklerinden yüzeye çıkardı (aynen hava kabarcığının su içinde yükselişi gibi). Ev-ofisine gidip albümünü açmaya ve kendi kopyasının orada olup olmadığına bakmaya karar verdi.
Çevisine atlayıp evine yollandığı sırada, hiç ihtiyacı olmamasına rağmen yine düşüncelere daldı. Bir yandan gaza basıyor, bir yandan da "bu hikayenin nereye varacağını merak ediyorum. Ortada basit bi kaçırılma olayı var ama neden bu kadar büyüdü hayret. Hatta belki kaçırılma bile değildir, belki kız kayboldu, belki de kaçtı.. gitmiş bile olabilir. Uzaklaşmak istemiştir, nebleyim tatile ihtiyacı vardır falandır filandır. Abarttım galiba, biraz sakinleşeyim. Olayı alalı daha 5 saat oldu. Kasmaya gerek yok" diyerek hızını yavaşlattı. (mra)
|
|
kaldıramaszan kaldırırlar gülüm diye geçirdi içinden.bu iğrenç şarkının nerden aklına geldiğini bilmiyordu.Onun yerine ciguliyle yetinmeyi düşündü. Bu düşünce karmaşasında ikinci portakal suyunu içtiğinin farkında bile değilidi bu ikinci bardak nerden gelmişti bunu araştırmalıydı. İşe mutfaktan başlamalıydı. Gri mermerin üstünde 1,5 lt 'lik bir portakal aroması duruyordu. peki bunu kim koymuştu. Her zaman kutuyla alırdı.Bu şişeyi başka birisi koymuş olmalıydı. ''koyduramazsan koydururlar gülüm'' dedi içinden.
bu saçma sapan şarkıların kendisinden çıktığına inanamıyordu. bugün üzerinde bir tuhaflık vardı. bunu yılların verdiği deneyim ile keşfetmesi zor olmadı. evet başı ağrıyordu . bunun tek sebebi farkında olmadan içtiği ikinci bardak olmalıydı. midesinden başına vurmuş daha sonra bütün vücudunu sarmıştı. bu portakal aromasını kesinlikle başka birisi koymuştu. bundan adı gibi emindi...... (astsbby)
|
|
"Bay Cek, size güvenebileceğimi biliyorum.." diyerek salakça bir laf etti Meri. Oysa nereden bilebilirdi ki, ona güvenebileceğini. Cek onun için kırk kat yabancı gibiydi. Ama bilmediği bir şey vardı. Meri, sanki iç güdülerinin ona verdiği sezgiyle bu lafı söylemiş olsa da, Cek gerçekten de çok güvenilir biriydi. O hiç bir Amerikalı'da görülmeyecek kadar delikanlıydı. Çünkü, onun soyu Türkler'e dayanıyordu. Dedesinin, dedesinin büyük dedesi yüz yıllar önce Osmanlı Donanması'nda Levend olarak çalışıyordu. 1534 yılının fırtınalı bir gecesinde, nerede olduklarını bilmeksizin gemileri batmış ve kendilerini bu gün Ellis İsland (Elis Adası) olarak bilinen yere atmışlardı. O zamanlar henüz Özgürlük Heykeli olmadığından New York açıklarında olduklarını bilmiyorlardı tabii... Neyse lafı uzatmayalım. O kazadan bir tek Cek'in o büyük büyük büyük dedesi Cenk kurtulmuştu. Zaten Cek'in adı da tesadüf eseri bu isimden geliyordu. Ve Cek bilmese de, onun kanında bu Türk oğlu Türk soyunun (peh peh peh) genleri dolaşıyordu. Bu sebeple, delikanlı Cek'in, pek çok kereler kendine sorduğu, "Ya ben niye bu kadar gerizekalılık derecesinde delikanlıyım" sorusuna da damarlarındaki asil kan cevap veriyordu.
Meri anlatmaya devam etti... (shadowfax)
|
|
Kadının anlattıkları zaten biliyordu.. Örüm Cekin (ondan korkan suçluların yakıştırmasıydı bu, Ölüm Cek'ti ama değişe değişe örümcek olmuştu) asıl ilgilendiği, Mary'nin eski aşığı Chris Masası'yla olan ilişkileriydi. Kadın bi an utandı, ama Cek onu rahatlatmak için "yanlış anlama Mary (bu ne samimiyet) özel bölümleri merak etmiyorum" dedi. Mary anlattı: "Chris'e aşık olmamın tek nedeni kocam Hepi Kırismıs'tan nefret etmemdi, Chris sadece bundan faydalanan bi alçaktı ama ben bunu çok geç farkettim. Ona kocamı öldürmesini teklif etmiştim, kabul etti ama onun aşağılık bir insan olduğunu farkedince bir daha görüşmedim. Anladımki tüm istediği Kırismıs Holding'i ele geçirmekti." Cek içinden "sen kaşınmışsın" dedi, ama dışından "Merak etme Mary, böyle genç ve saygıdeğer bir hanımın masumane duyguları kötüye kullanmak neymiş, tüm dünyaya göstereceğim!" dedi. (Cornell)
|
|
Cek sabah olayı çözmenin sevinciyle kalktı ama yo, bu tamamen bir rüyaydı. Sonra nerede olduğunu şaşırdı, çünkü bir haftadan beri ofiste sızıp kalıyordu (hikayenin başında ofiste uyanmıştı). Portakal suyunu içerken iri yarı adam geldi aklına. İyiki adamın fotoğrafını çekmişti orda. Hemen fotoğrafları tab ettirdi (kahretsin gine arkadaşlarım beni sarhoş edip kusarken fotorafımı çekmişler diye düşündü.) Fotorafı alıp bara gitti. ama sabahın bu saatinde bar kapalıydı tabi. Barmenin evine gitti ve kapısını çaldı. Barmen mahmur gözlerle kapıyı açınca, Cek fotoğrafı burnuna soktu ve "bu adamı tanıyormusun?" dedi. Barmen gözlülerini takmamış olmasına ramen "Seni kim tanımaz Cek, bu kadar içme demiştim sana" dedi. Cek kıpkırmızıydı. Doğru fotoğrafı buldu ve aynı soruyu sordu, ama karizmayı dağıtmıştı bir kere. Barmen gülen bir yüzle.... (Cornell)
|
|
Meri çantasından, eski bir bez parçası çıkararak; ''size anlatacağım hikaye çok eskiye dayanyor dedi.''Ve hikayeyi anlatmaya başladı;''Bundan 200 yıl önce iskoç dedelerim tarafından, bana bırakılan bu bez parçası,bir efsaneye dayanıyor.Dedelerim İskoçyadan geldikten sonra, getirdikleri silah ve malzemeleri bir yere saklamış ve normal insanlar gibi sakin bir hayata başlamışlar.saklı malzemeleride bir ketenkumaşa çizip, evlerinde kadınlarının mahrem yerlerinde saklamaya başlamışlar.En sonundada Büyük annem Sonya,ölmeden az önce emaneti bana teslim ettti.ben de bunu 8 yıldır taşıyorum ,tabii eski usullerle değil Natıonal Bank'ta bir kasada...'' dedi. (trip)
|
|
İlk iş olarak kzın evine gitmeyi düşündü. Ama adresi nereden bulacaktı? Bu soru kafasını kemirirken birden -nedense- onun Merinin evinde yatılı hizmetçi olduğu ve böyle bir durumda ayrıca bir evde kalmasının mantıklı olmayacağı dank etti. Bir daha dank etti. Ve bir kez daha. Ne oluyordu? Bu kadar danka kafa dayanmazdı. Ama yine de dank etmeler sürdü. Ancak ardından gelen acı çığlık ve silah sesi, alt kattaki komşusunun karısını vurmadan önce, karısının elindeki koca tavayla adamın kafasına defalarca vurduğunu ve dankların bunlar olduğunu gözler önüne serdi.
Neyse, işine konsantre olmalıydı, çünkü çok değil az önce "bu kızı bulacağım" demişti. Az değil çok önce de "hikâyenin geri kalanından ben sorumlu değilim" diyerek fütursuzluğunu ilan eden de ta kendisi değil miydi? (testarossa)
|
|
Kafasındaki soruların sayısı arttıkça saçlarının sayısının azaldığını bildiğinden sorulara bugünlük bir nokta koymayı ve hatta birkaçını cevaplayarak azaltmayı aklına koyduğu anda bardağına şarabı koyduğunu farkettiğinde çoktan evine gelip yatağına uzandığını anlaması arabasının kapısını kilitlemediğinin dank etmesinden önce olmuştu.
Zaten böyle karmaşık düşünceler içinde olması, karmaşık olayların içinde olmasının doğal bir sonucu değil miydi? Cümlelerinin karmaşık görüntüsü altındaki akıcılık ve anlaşılırlık olayların karmaşasına da yasısın istiyordu Mherr Cek. (Bu onun göbek adıydı ve bu yüzden az dalga geçmemişti arkadaşları çocukluğunda "mer-cek" diye..) (testarossa)
|
|
Ofis olarak kullandığı odasına geçip telesekreteri çalıştırdı. Odaya kuru bir sessizlik yayıldı. Uzun süredir iş için arayan olmamıştı. Zaten işi de olmamıştı. Masasının çekmecesini açıp, beylik 45'liğini çıkardı. Çeliğin soğukluğunun bileklerine kadar yayıldığını hissetti. Kapının dışından gelen ayak sesleri duydu. (mra)
|
|
|
|
|
Peki kahve neredeydi? Şu an bir kahve içemezse hayatın kararıp, o kapkara karanlığın kendini yutacağını düşündü. Güven, sevgi, aşk, sıcak bir sarılış, sevgilinin usulca ele dokunuşu... Hepsi tek bir fincan kahveyle özdeşleşmişti. Ama kahve neredeydi? Belki de kafasına aldığı darbe ona beyninde bazı oyunlar oynuyor, almadığı kahveyi almış gibi gösteriyordu. Kim bilebilirdi ki?.. Kahveden vazgeçti. Sıcak, limonlu, karanfilli bir ıhlamur da pekala kahvenin yerini tutabilirdi. Sonra aniden kahveye ihanet ettiğini düşündü. Hemen ardından "kahveye ihanet mi olurmuş, kahve kahvedir insan değildir." diye geçirdi içinden. Kafayı iyice sıyırmak üzereydi... (shadowfax)
|
|
kız hemşireyi çağırarak;hemşiree hanım sürekli düdük sesleri duyuyorum,acaba geçici mi?.
-daha önce sadece kafasına tencere düşenler gelirdi,şimdi ise durum farklı,sizinkine düdüklü tencere düşmüş
bu konuda uzman olamadığımız için düdüğü kafanızdan çıkaramadık.
Bunu duyan talihsiz kız,kafasını yastığa gömerek hayatının sonuna kadar dinleyeceği düdük sesine alışmaya çalıştı. (nilsu)
|
|
aniden gözleri tavana takıldı. Hep böyle bir yerde sessizce ve sakince ölmek istemiş olduğunu düşündü. Belki de sonun başlangıcı hep böyle oluyordu. Herşeyin çok hızlı bir biçimde bittiğini düşünürken, o anda hissettiği rahatlığı garipsedi. Belki de ölüyordu ancak çok rahattı. Kimin vurduğu ya da vurmadığı pek önemli değildi. O an yaşanmış ve bitmişti. Şimdiyse ellerinin farkına varamadığını , yattığı yerin en beğendiği halısı olduğunu farketti. Ve neler yaşamadığını düşünerek derin bir uykuya dalmakta olduğunu hissetti.
Bayılmıştı.
Ayıldı. Kokular arasından amonyak kokusunu hissetti. Tavan değişmiş, bayağı beyazlamıştı. Halı sandığı şey ise tertemiz çarşafla örtülmüş madeni ayakları olan bir yataktı. Neler olduğunu anlamaya çabalarken , birden hemşireyi farketti:
"Ne oldu bana?"
Hemşire " Lütfen heyecanlanmayın bayan. Hastahanedesiniz. Kafanıza raftan düdüklü tencere düşmüş. Bir dahaki sefere lütfen ağır eşyalarınızı üst raflara koymayın"
(gabarak)
|
|
|
|