|
|
|
|
|
|
Gözümü açtım.. Hay Allah!.. Bu ikinci gözümü açışımdı ve ikisinin arasındaki bir saatlik sürenin nereye uçup gittiği bir kabus gibiydi.. GEÇÇÇ KALDIIMMMM...
Dün akşam çıkarıp attığım formalarım ayağıma takıldı ve ben bir sabah klasiği olarak kendimi yerde buldum.. Banyoya koşarken; dün akşam sönmeye meğil gösteren lastiğimin hali, bizim şefin suratında okunacak olan yeter len bu disiplinsiz çalışma saatlerin ifadesi, Cem Yılmaz'ın çabuk kahvaltı fikirleri, temiz formalarımı kadının ütüleyip ütülemediği konusundaki kabusum, nihayet dün defalarca tekrarlanan cevapsız çağrı trafiğindeki gizemli hayranıma dek varan bir çorba halinde düşüncelerim kulaklarımdan zonklayarak dışarı çıkmaya çalışıyor gibiydi..
Amaaan sende diyerek şöyle bir durdum.. Cevapsız çağrılar gerçekten sinirlerimi bozmaya başlamıştı.. Son bir aydır sürekli bırakılan bu çağrıların anlamını çözemiyordum..
Bekardım.. 29 yaşındaydım.. Acil Servis doktoruydum.. Yoğun tempolu, bol stresli, gergin çalışma saatlerinden ve nöbetlerden yorgundum.. Yine bir ay önce bana kimliği belirsiz birisinden postalanmış olan Yunanistan haritasını da anımsayınca iyice allak bullak oldum.. heyyy! iki bacağımı birden aynı paçaya sokmaya çalışıyordum! |
|
|
Özel dedektif Cek, sabahın puslu ayazında, gözlerini yeni bir güne açmaktan çok,yeni bir hayata açtığını bilmiyordu. Her zaman olduğu gibi kahvaltı yapmadı. Sabahları midesi bir bardak portakal suyundan fazlasını kaldıramıyordu. |
|
|
Günlerden bir gündü. Yatağımdan doğrulduğumda, güneş, gölgesiz bir aydınlık saçmakla meşguldü. Körkütük sabahtı yani. Dışarda sular seller gibi yağmur yağıyordu. Bir miktar yürüyüşün kimseye zararı olmazdı herhalde. Yağmurluğumu da aldığıma göre asayiş berkemal sayılırdı. Ama gelin görün ki kazın ayağı öyle değilmiş... |
|
|
Çoook çok eski zamanlardı. Çoook çok uzak bi gezegendi. Çoook çok farklı bi uygarlıktı. Gezegenlerine "Aurayena" diyorlardı. Farklı bir dilleri vardı. Her kelimeleri mutlaka "a" harfiyle başlıyordu. 72 harfleri ve bunları söyleyebilecek gırtlakları ile anlayabilecek kulakları vardı. Çok önemli kutsal olan varlıkların ismi de "a" ile biterdi. Ama adi ve aşağılık bir kelime kullanılacaksa bunun "z" ile bitmesi şarttı. Bunun gibi birçok dilbilgisi kurallarına sahiptiler, ve bu sayede milyarlarca, evet milyarlarca kelimeye sahiptiler. İlk kez bile duysalar kurallar sayesinde anlamı yakalayabiliyorlardı.
Kendi ırklarına "akiba" diyorlardı. Nasıl tarif etsem bilmiyorum, madde değillerdi. Evet, görülebilen, duyulabilen, varlığı hissedilen ama madde olmayan canlı varlıklardı. Işık veya enerji gibi düşünebilirsiniz. Teknolojiye ihtiyaç duymazlar ve sevmezlerdi. Çok zekiydiler, bilgisayar hafızasına ve mukayese gücüne sahiptiler. Maddelere hükmedebiliyor, kullanabiliyorlardı.
Biz insanlar gibi topluluk halinde yaşıyorlardı. Bize benzeyen yönleri de yok değildi, halklarının çoğunluğu iyilik ve güzelliğin değişik yansımalarını ararken, kötüleri de hertürlü kötülüğü yapmaya, cinayetler işlemeye devam ediyordu.
Onlar da bizler gibi erkek ve kadın olarak iki cinse sahipti ve zaten bu temel fark, çeşitliliğin, akibalar arası ilişkilerin, güzelliklerin ve de kötülüklerin, kısaca hayatın temelini oluşturuyordu.
İşte hikayemiz bu "farklı" toplumun içinden iki "akiba" etrafında başlıyor. Bunlar "azeka" ve kardeşi "arasa".
|
|
|
Genç kız başına vurulan sert bir cisimle çok ağır yaralanmıştı. Evinde mutfak halısının üzerinde ocağın önünde boylu boyunca yatmaktaydı. Yattığı yerde yaşadıklarını hatırlamaya çalıştı. Bir yandan da katilinin kim olduğunu.. Kötü olan kendisi mi yoksa çevresindekiler miydi? Onu öldürmeye çalışan erkek arkadaşı mı yoksa sinir hastası olan yan komşusu Ayla mıydı? Sorular yaralı başında dolaşıp kaçacak yer arıyorlardı... |
|
|
|